18 Ekim 2014 Cumartesi

Kobane Günlüğü; IŞİD’e Karşı Eşsiz Direnişle Savaşan Şehrin İçinde 4 Gün (1. BÖLÜM)

Yazan : Heysam Müslim / 15 Ekim 2014


IŞİD’in ve başka birçok medya kaynağının yaydığı yalan ve propagandalara karşı durmak ve milyonlarca Kürde Kobane’de aslında ne olduğunu anlatmak için şehirde kalıp gerçekleri haber yapmayı tercih ettim.

Benim haberlerimin amacı, Kobane’de Kürt soykırımı gerçekleştirmek için terörün her çeşidini aralıksız olarak kullanan IŞİD saldırılarına, eşsiz ve inanılmaz bir direnç ile cevap veren şehrin gerçekliğini ve Kobane’nin canlı olduğunu tüm Kürtlerin bilmesini sağlamak içindir.

IŞİD’inkine ek olarak uluslar arası medya kurumları da Kobane’nin neredeyse tamamen IŞİD’in silahlı elemanlarının eline geçtiğini haber verdiler fakat bu Kobane’nin direncini kırmak için üretilen süzme bir yalandır. Doğru olsaydı ben bu haberi yazıyor olamazdım.

Bazı kaynakların yaydığı propagandaya karşı durmak için şehrimde kaldım. Ayrıca ben burada kendi halkımla beraber ölmek istiyorum çünkü Kobane’yi terk etmek çözüm değil. Burada, Suriye’nin başka yerinde ya da Türkiye’de, Kürtler zaten öldürülüyor. Bu yüzden neye mal olursa olsun kalmayı ve gazeteciliğimle şehrimin direnişine katkıda bulunmayı tercih ettim.

Burada yiyecek, yakıt, silah ve uluslar arası destekten yoksun bir halk IŞİD terörüne karşı inanılmaz bir direnişe öncülük ediyor. IŞİD silahlıları haziran ayı içerisinde Musul ve başka yerlerde Irak’ın beş kolordusunu bir günde yendiler ama Kobane yaklaşık bir yıldır kuşatılmış olmasına, tüm Kürt ve Suriye şehirleri ile bağları kesilmiş olmasına rağmen neredeyse bir aydır direniyor. Kobane direnişiyle zaten bir tarih yazdı ve ben bu trajik ve kahramanca hikayenin anlatıcısı olmak istiyorum.

9 Ekim Perşembe:  Türkiye’nin üstünde sınır geçişlerini izlemek yerine askeri olarak müdahale etmesi için baskı kuruluyor. Fakat hükümet Esad’ın hedeflenmesi ve uçuşa yasak bölge olmadan müdahale etmek istemiyor.

Bu gün, IŞİD’in devam eden korkunç saldırılarına karşı Kobane direnişinin 25. günü. Neresinden bakarsanız, burada olanlar olağanüstü şeyler. Şehrin tüm dış mahalleleri ve içerideki bazı mahallelerinde çok yoğun çatışmalar sürerken, şehirdeki herkes bu tarihsel direnişte ve şehrin savunmasında bir rol oynuyor.

Kuşatma altındaki hayat insanları bir araya getirdi. IŞİD’e karşı direnişi yükseltmek için herkes artık birer gönüllü, doktorlar ve hemşireler hastanelerde ücretsiz çalışıyor, esnaf dükkanlardaki tüm yiyecek, içecek ve malları savaşçılara ve diğer sivillere ücretsiz dağıtıyorlar.

Çocukları cephede savaşan cesur anneler bir araya gelip kim açsa ve ihtiyacı varsa onlar için yemek pişiriyrolar. Para artık önemsiz çünkü herkes elindeki avucundakini paylaşmak istiyor, bu dayanışma ruhunun şehrin savunmasına yardım edeceğini düşünüyor. Herkes büyük bir ailenin parçasıymış gibi davranıyor.

Kobane direnişinin ruhunu ateşleyen sahadaki bu dayanışmadır. Silah tutabilen genç, yaşlı herkes silahlanıp şehri sonuna kadar savunmaya yemin ettiler. Bu gün PYD eşbaşkanı Asya Abdullah ve Kanton hükümeti eş başkanı Enver Müslim’i sırtlarında kalaşnikovları ile savaşın en yoğun olduğu doğuda ki mahallelere giderken gördüm.

IŞİD silahlılarının birkaç önemli binaya sızdığı Doğu mahallelerinde ki çatışmalar artık tam bir şehir gerilla savaşına döndü. Sanayi mahallesi Sina’a başta olmak üzere, doğu bölgeleri sokak sokak çok yoğun çatışmalara sahne oluyor. Ayrıca Miştenur tepesinin sarp etekleri ve Mişar mahallesinde de çok yoğun çatışmalar var.

Hava saldırılarının IŞİD savaşçılarını vururken bir binayı yerle bir ettiği Taxa Araban mahallesinde vahşi bir sokak savaşı sürüyor. Batı mahallelerinde henüz ilerleme kaydedemeyen IŞİD ile savaş sürüyor. YPG ve YPJ savaşçılarının bir iki gün önce IŞİD ilerleyişini durdurduğu Batı Kobane'nin Gulmit köyünde ki bir IŞİD mevzisi uçaklar tarafından vuruldu.

IŞİD’in ayrım gözetmeden sürdürdüğü bombalamalar da devam ediyor. Şehrin iç bölgelerine her on dakikada bir top ya da havan mermisi düşüyor. Patlamaların yıktığı binalardan gökyüzüne yükselen siyah ve beyaz dumanlar gökyüzünü tamamen kaplamış.

Bu normal bir savaş değil, çünkü IŞİD’in silahlıları Kobane içinde yaşayan her canlıyı öldürmek istiyor. Nasıl uyuduğumuzu merak ediyor olabilirsiniz. Artık hiçbir şeyin normal seyrinde olmadığı bu şehirde uyku düzeni de değişti. Aslında insanlar herhangi bir yerde herhangi bir zamanda uyuyabiliyor ama bir saatliğine bile aralıksız uykuya dalmak mümkün değil. Silah sesleri, top mermileri, patlamalar ve şehrin her tarafında gördüğünüz yıkım sahneleri sinirleri bozuyor. İnsanlar hep evlerinin dışında, silahlı ve IŞİD’e karşı savaşmak için alarm halinde. Silahlı güçler için bile nöbet değişimi yok çünkü herkes sürekli olarak tüfeği, tabancası ve bombaları ile yiyor, içiyor ve uyuyor.

Uyumak istiyorsan herhangi bir yerde uyuyabilirsin çünkü etraftaki diğer herkesin alarmda olduğunu biliyorsun ama çoğu zaman dinlenirken aslında uyumayıp, uyuyormuş gibi yapıyoruz. Bir eve girip uyumak istediğimde Kobane’de ki insanların soykırım ile yok edilebileceği ya da herhangi bir anda başıma bir bomba ya da top mermisi düşebileceği fikri aklıma üşüşüyor. Bu durum beni uyumaktan alıkoyuyor ve sanırım buradaki herkes aynı durumda.

Doğru dürüst elektrik, su hatta silah bile yok. Hemen hemen her şeyimiz eksik olduğu için, hemen hemen her şeyi idareli kullanıyoruz. Biraz önce doğu cephesinden dönen YPG savaşçısı, IŞİD’in neredeyse sınırsız mühimmatı olduğunu ve bazen eğlence olsun diye ateş ettiklerini söyledi fakat YPG/YPJ savaşçıları bir kurşunu bile harcamamak için dikkatli nişan almak zorundalar.

Diğer bir deyişle Kürt savaşçılar kurşun ve cephanelerini bile idareli kullanmak zorundalar. Halk içme suyu için kuyular kazdı çünkü IŞİD, şehre su sağlayan boruları uzun süre önce havaya uçurdu. Elektriği jeneratörler sağlıyor, insanlar jeneratörlerin olduğu yerlerde kuyruğa girip telefonlarını şarj ediyor. Yemek, çay ve kahveyi de idareli kullanıyoruz.

Halkın kullandığı bazı silahlar insanı hüzünlendirecek kadar yetersiz. Bu gün iki yaşlı adam gördüm, birinde bir çifte diğerinde ise av tüfeği vardı. Savaşçıların taşıdıklşarı kalaşnikovların kundaklarını bantla sağlamlaştırdıklarını görmek ise son derece normal artık.

Kobane’de ilaç sıkıntısı var. Buraya gelen tüm ilaçlar Kuzey Kürdistan’da ki Kürtler tarafından kaçak yollarla Suruç’tan geçiriliyor. Bu Kürtler ilaçları sırt çantalarında direnişe yardımcı olmak için geçiriyor. Bu gün Halk Meclisi binasında Kobane’ye sırt çantalarında ilaç geçiren bazı beş genç ile tanıştım. Askerlerin ateş ettiğini ve neredeyse vurulacaklarını anlattılar. Buraya Türkiye Kürdistan’ından gelen herkes canını tehlikeye atmış oluyor çünkü Türk devleti sınır geçişini kapattı ve geçmeye teşebbüs edenleri vurmakta tereddüt etmiyorlar. Askerler ayrıca bu gün Kuzeye geçmeye çalışan 158 Kürt sivili yakaladılar. Şu anda Ali Kur köyünde tutuklu bulunuyorlar. Tutuklu bulunanlar arasında telefonunu gizlemeyi başaran bir kızla konuştum, bana askerin kendilerini Kobane’nin IŞİD’in elindeki bölümüne göndermekle tehdit ettiklerini anlattı. Benim kuşatma altındaki şehrimin durumu bu gün böyleydi. Tüm baskılara, ambargolara ve her yönden gelen terör saldırılarına karşın hala hayatta.

Bakalım yarın ne getirecek?


20 Ağustos 2014 Çarşamba

Yıllardır Sınanmamış ve Yenik Kürt Peşmergesinin Mücadelesi


Yazan: Isabel Coles

Kaynak: Reuters

Kuzeybatı Irak’ta cepheden çekilen Kürt peşmerge savaşçısının mühimmatı bitti ancak İslam Devleti militanlarınca yakalanma ihtimaline karşın son iki kurşunu kendi hayatını sonlandırmak için sakladı.

1,000 kilometrelik uzun cephede yürütülen iki aylık çatışmanın ardından Kürtler, daha fazla şehir, baraj ve petrol sahası kazanmak için Ortadoğu haritasını yeniden çizmeye çalışan İslam Devletine yol vererek, ilk ciddi sınavdan sınıfta kaldılar

Kelime anlamı ile “ölümü göğüsleyen” peşmerge, yenilmez savaşçı olarak itibar kazandı fakat sonunda intiharı göze alarak kendilerine saldıran daha iyi silahlanmış militanlarla aşık atamadığını kanıtladı.

Yenilgileri ile ilgili bilgi verilmemesi, ifşa etmemesi emredilen ve bu nedenle  adını vermek istemeyen peşmerge savaşçısı “Bizi gafil avladılar” dedi.

“Bizim sıktığımız her kurşun karşılığında bize 100 tane sıktılar. Nereden geldiklerini bile bilmiyorduk. Birbirimizle teması kaybettik. Yeterince silahımız yoktu. Tam bir kaostu” diye açıkladı Reuters’e.

Bir kaç gün içinde Kürtler, yıllardır ellerinde tuttukları kentleri, içinde on binlerce kişi ile birlikte, kafa kesme ve kurşuna dizme ile ünlü militanların vicdanına bırakarak kendi bölgelerinin sınırlarına çekildiler.

İslam devleti militanları Erbil’e 35 km yaklaşarak, ABD’yi 2011’de son bulan işgalden bu yana ilk kez hava saldırısı yapmak zorunda bıraktılar.

Bu sonuç İslam Devleti ile Irak içinde boy ölçüşebilecek bu tek gücün etrafındaki dokunulmazlık halesine hasar verdi ve Kürdistan’ın Irak’ta süregelen bu sekter çatışma içinde, ayakta kalan tek yama olma özelliğini tehdit etti.

Peşmerge Sözcüsü General Halgurd Hikmet; “bu durum bizim peşmergenin çekilişini gördüğümüz ilk örnekti ve hem peşmerge hem de tüm Kürt toplumu üzerinde derin etkileri oldu” dedi.

PEŞMERGE İŞGALDEN SONRA SINANMADI

Sayıları 200.000 civarında olan peşmerge, 20. Yüzyılın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden sonra çıkan milliyetçi akımlardan doğdu.

Saddam’ın demir yumrukla idare ettiği onlarca yıl boyunca, Irak’ın dağlık kuzeyinde bağımsızlık peşinde koşan Kürtlerin üstün koruyucuları olarak itibar gördüler.

Saddam boyunca kimyasal saldırılar ve suikastlar dahil sürekli askeri operasyonların hedefi oldular. Saddam’ı deviren 2003 Amerikan işgalinden sonra peşmerge aslında hiç kendini sınamadı.
Şii ve Sünniler sekter katliamlarla kıvranırken, Kürdistan kandan uzak kaldı. Sadece AK-47 tüfekleri ile donanmış olmak problem olmadı.

Bu durum İslam Devleti’nin önünden kaçan ABD eğitimli binlerce askerden geriye kalan, makinalı tüfek, hava savunma silahları ve tankları ele geçirmesi ile değişti.

İslam Devleti tarafından Ninova’da ki kentlerin ele geçmesinden sonra çekilen bir videoda peşmergelerin duvarda asılı üniformaları ve hala açık kalan televizyonda şanlı bir peşmerge yürüyüşünün görüntüleri görülüyor.

Atlantik Konseyinde ki akademisyen Remzi Mardini “Kürt tarihindeki en büyük hatalardan birisi, en kötü zamanlardaki kendine aşırı güvendir” diyor.

“Kürtler kesinlikle askeri kapasitelerini ve güvenlik kurumlarını  aşırı övdüler. Belki göğsü şişirip, güzel sözlerle avunmanın stratejik bir mantığı vardı ama bir çok Kürt bir şekilde kendi propagandalarına inandı.”

KONTROL NOKTASI ORDUSU

İslam Devleti Bağdat üzerine yürürken ve Irak ordusu mevzilerini terk ederken Kürtler kaostan yararlandı ve bir kurşun bile sıkmadan, bölgelerini bir gecede yüzde 40 genişlettiler.

Peşmerge savunma pozisyonu alarak, tam bir çatışmaya girmeden ufak sürtüşmelerle Kerkük şehrindeki petrol sahalarını ele geçirdi.  Kürt resmi makamlarına göre, İslam Devletinin Musul’u ele geçirdiği 10 Haziran tarihinden bu yana 150 peşmerge hayatını kaybetti.

Peşmerge 2003’te Irak depolarından alınmış Sovyet döneminden kalma silahları ile son iki yılda Suriye savaşı sayesinde yeteneklerini parlatan düşman karşısında hazırlıksızdı.

Petrol endüstrisi de dahil bir çok şirkete danışmanlık yapan Londra temelli AKE danışmanlıktan John Drake “peşmerge kontrol noktalarını korumakta kullanılırdı fakat Kürtler arasında olmayan, bu tarz yüksek yoğunluklu çatışmaya alışkın değiller” diyor.

Ek olarak İslam Devleti uzun menzilli toplar, tanklar, zırhlı araçlar, roket rampaları ve keskin nişancı tüfekleri olmak üzere tonlarca mühimmat ile daha iyi donanmıştı. Para içinde yüzüyorlardı.

Amerikan hükümeti askeri ekipman açısından sızlanan Kürtleri şimdi doğrudan silahlandırmaya başladı. Bu tehdit ise petrol ve bütçe üzerinden dönen federal hükümet-Bağdat gerginliği yüzünden ilişkilerin işbirliğine dönüşmesini tetikledi.

Bush yönetimi boyunca Beyaz Saray’da Irak üzerine çalışan Charles Dunne Kürtlerin kendilerini korumak için yeterince güçlü olduğunu ama kaybettikleri toprağı yeniden kazanamayacaklarını söylüyor.
“KBY askeri güçlerinin sınırlarının güneyini yeniden almak için savaşma kapasiteleri ve/veya niyetleri olduğunu sanmıyorum, iyi bir istihbarat ve silah yardımı ile ancak bölgelerini koruyabilirler.”

ESKİ PEŞMERGELER YOK ARTIK

Saddam ordusu ile savaşarak peşmergelerin yiğitliğini ve cesaretini dilden dile yayan savaşçılar ya yaşlı ya da ölü, yeni kuşağın deneyimi varsa bile çok az.

Bir çok peşmerge aylık ortalama 650,000 Irak Dinarı (560 USD) olan ortalama ücrete ek olarak ikinci bir işte çalışıyor.

Peşmergeyi “yetenekli ve disiplinli” olarak değerlendiren bir Amerikalı yetkili “Peşmergenin hafif silahlı tugaylarının bir savaşta test edilmesinin üzerinden çok zaman geçti, İslam Devletinden sağlam bir kaç yumruk yemiş olmaları şaşırtıcı değil” diyor.

“Peşmerge şu anda savaş alanında da gördüğümüz gibi yeniden savaşa dönecek yetenek ve dirence sahip”

Son bir kaç gün içinde Kürtler yeniden tutunmaya başladı. Binlerce insan gönüllü olarak peşmergeye katılmak için akın ederken, Mahmur ve Gwer Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) yardımı ve Amerikan hava saldırısı desteği ile yeniden alındı.

Daha doğuda, Jalawla’da, Kürtlerin iç rekabetlerinden kaynaklanan durumdan dolayı kent İslami Devlet tarafından geri alındı.

Her ne kadar peşmerge İslam Devleti’ne karşı birlik gibi olsa da, hala birbirleriyle 1990’lar boyunca savaşan, iki ana partinin kontrolü altında.

Peşmergeyi revizyondan geçirme ve birleşik bir komuta sistemine bağlama planları henüz hayata geçmemiş. Önemli bir Kürt politikacı Reuters’a, en sorunlu birliklerin karışık birlikler olduğunu, çünkü her partinin en iyi peşmergeleri kendine sakladığını söyledi.

En tecrübeli peşmerge komutanlarının bile İslam Devleti’nin gaddarlığı karşısında sersemlediğini itiraf eden Irak Dış İşleri Bakanı Hoşyar Zebari, “Evet, bazı bölgelerde aksilikler, geri çekilmeler oldu ama bu normal bir savaş değil” dedi. “Kimse peşmergenin yetenek ve kapasitesini hafife almasın, Küçük, hareketli birliklerle ve hızlıca saldırıyorlar, bir alanı kontrol etmiyorlar” diye ekledi.

TAKTİK GERİ ÇEKİLME?

Peşmergenin Şengal’den geri çekilmesi, binlerce Ezidi’yi kendilerini şeytana tapanlar olarak gören İslam Devleti’nin insafına bıraktı ve binlercesi zerre yiyecek ve içecek olmadan dağlara sürüldüler.

Bir çok Ezidi, geri çekilen peşmergeye kendilerini korumak için silahlarını kendilerine vermeleri için yalvardılar ama peşmergeler kabul etmedi.

“Bir çok Kürt yetkilinin taktik geri çekilme olarak nitelediği durum için peşmerge sözcüsü Hikmet, “Hiç bir cepheden geri çekilme emri yoktu, bu bir ihmaldir” dedi.

Hikmet ayrıca bu durumdan sorumlu saha komutanlarının soruşturma altında olduklarını söyledi ama peşmergenin kendilerine ihanet ettiğini düşünen Ezidi’lerin güvenene kazanmak için bundan daha fazlası gerekli.

Ailesi ile Şengal’den kaçıp dağı aşan ve Suriye üzerinden Duhok’a gelip yerleşen 31 yaşındaki Ezidi Firaz “Eskiden kendimizi güvende hissederdik, biz onlara güvendik ama onlar bize ihanet etti, bizi mahvettiler, artık onlara nasıl güvenebiliriz?” diyor.

Şengal’de yaralanan peşmerge koltuk değnekleri ile yürürken bize bileği iyileşir iyileşmez görevine döneceğini söylüyor ama her hangi bir savaşa katılmayı beklemediğini de itiraf ediyor.

“Başka bir savaşın bir gün kapımıza geleceğini hiç düşünmemiştik” diyor.



Katkıda bulunanlar

Michael Gregory-Bağdat
Warren Strobel ve Missy Rain – Washington DC
Peter Apps – Londra
Editörler: Michael Gregory, Peter Millership ve Will Waterman.

_____________________________________________________________________________________________________
Bu yazı tarafımdan http://www.trust.org/item/20140813165449-d29v5/?source=search adresindeki orijinal metinden çevrilmiştir.

23 Haziran 2014 Pazartesi

Kelebekler Ölürken...

Twitter'dan bir arkadaş edindim. Amed'de kasapmış. Vejeteryan olmamakla birlikte et konusunda çok cahilim, pirzola ne bilmem ya da antrikot. Bana hep karmaşık gelir, sonuçta hepsi et. Bunları sorup öğreneceğim biri çıktı diye sevinirken, kasap arkadaşımın yazar olacağı tuttu. Önce bir yazıda Amed'in yoksullarını andı. Okudukça, bıçağın tezgahtaki ete değil, bana saplandığını hissettim. Maalesef kasap arkadaşımın durmaya niyeti yoktu. Sonraki yazısında başkentimizin talan edilmekte olduğunu yazdı. Bu kez satırla şah damarıma vurulmuş gibi hissettim. Sarsıldım. Yoksa bir yalanın içinde mi yaşıyorduk? Çağrışım üstüne çağrışım derken aklıma Yevtuşenko düştü. Açtım okudum.

Gençlere yalan söylemek yanlıştır.
Yalanların doğru olduğunu göstermek yanlıştır.
Tanrının gökyüzünde oturduğunu ve yeryüzünde
İşlerin yolunda gittiğini söylemek yanlıştır.
Gençler anlar ne demek istediğinizi. Gençler halktır.

Sonra sayfaları geriye çevirip, kitabı aldığım tarihe baktım. Uzun zaman geçmiş, genç olduğum yıllar. Tam da bu kitabı okuduğum zamanlarda, okumaktan konuşmaya kadar her şeyi öğrendiğim bir abim, her zamanki gibi konuşurken pat diye, "kelebekleri sevmek demek, kelebek avcıları ile savaşmaktır" demişti. Ağzından çıktığı zaman abimin ağırlığına pek yakıştıramadığım bu aforizma, aslında çok ağırmış. Bunu yaşlandıkça anladım. Düşünsenize, birisi sizin sevdiğiniz kelebekleri gözünüzün önünde avlıyor ve siz oturduğunuz yerden seyrederek hala sevmeye devam ediyorsunuz. İkiyüzlülük. 

Tabii kelebekleri sevdiğimiz gibi bir kenti, bir kuşu, bir dereyi, suyu ve bazen taş atan çocukları da seviyor, övgüler diziyoruz. Gelgelelim bu kasap arkadaşımın iddiasına göre, sevdiğimiz bu çocukların yarısı o taşı atarken aç. Gerçek fiziksel açlıktan bahsediyorum. Kale gibi korudukları mahallelerinde yoksulluk kol geziyor. Şiirlerdeki romantik yoksulluk değil, bildiğin kesif, elle tutulur yoksulluk, sahip olamama, hep yutkunma, hiç bir zaman bir kasabın müşterisi olamama yoksulluğu. Kamyon kasalarına doluşup, kendisinden nefret eden insanların tarlalarında, bahçelerinde çalışmaya gitmenin yoksulluğu. Bir çuval un ve bir torba kömürün çok değerli olduğu yoksulluk. 

Fikirler avcıların kovaladığı kelebekler gibi zihnimde uçuşurken düşünmeye devam ettim. Çocuklar aç, kelebekler ölü, dereler kuru ve dağ bayır zenginler arasında bölüşülmüşse, biz o yeni ülkeye sığabilecek miyiz? İşgal ve sömürünün her türlüsüne karşı iken, zihnimizi işgalden kurtarabildik mi? Belli ki cevap hayır. Kapitalizmi ya da modernizmi kağıtta eleştirip, hayatta baş tacı etmek, gençlere yalan söylemektir ve gençlere yalan söylemek yanlıştır.

Aslında sanıldığı gibi, devrimci olmak iddiasındaki bir hareketi çürüten, yavaşça öldüren olgu devletin / ordunun / polisin baskısı değildir. Dağlarda ölen, mezarları heyelanlar, seller ile tesadüfen ortaya çıkanların mirasını tüketeceğiniz yer, günlük hayattır. Günlük hayatı örgütleyemeyen yenilir, bu kadar basit. Yoksulluğa, yozlaşmaya, kamyon kasalarına, hapisteki militanının ailesine, hastanın derdine çözüm bulamayan, kendine yabancılaşır, giderek sevmediğine dönüşür. 

Peki ne yapmalı? 

Gençler, rastladığınız kusurları bağışlamayın,
Tekrarlanırlar sonra, çoğalırlar
Ve ilerde çocuklarımız, öğrencilerimiz
bağışladık diye o kusurları, bizi bağışlamazlar.

Eğer belediyelerimiz, parti binalarımız burjuva karargahları haline geldiyse geri alacağız. Belediye meclislerinin aldığı her kararı takip edeceğiz, yaptıkları her toplantıya gideceğiz, parti binalarında oturup "demokratik özerklik ne zaman?" diye soracağız. Bu hareketin liderinin talebine rağmen, mevsimlik işçilik sorunun neden çözülmediğini soracağız, ekonomik sorunların çözümü için neler yaptıklarını denetleyeceğiz ve projeler önereceğiz. Geçmişte aynı yollarda yürüdüğümüz insanlara hala yolun aynı yol olduğunu, yavaşlama nedenimizin kendisinin büyüyen göbeği olduğunu sık sık hatırlatacağız. "Ya bunlardan ne çıkar kardeşim" diyenlere aldırmayacağız.

20 Haziran 2014 Cuma

Klozet ve Devrim

Tarlanın biraz kenarındaki tepeye kurduğumuz kulübenin yolunda babamın 74 model Renosunu gördüm. Karşılamak için kalktım. Babam yirmi metre daha sürdükten sonra arabayı durdurup indi, dört beş adım arkasında siyah çarşaflı üvey annem ile yürüyerek bulunduğum tepeye tırmandılar. Üstüm başım çamur, yüzüm güneşten simsiyah, arkamda altı yüz dönüm domates tarlası, tütünden sonra ziraatin sıfırlandığı şehirde hiç yapılmamış bir iş yapıyoruz, tamamı damlama sulama, elektronik filtreler, tarlada iki yüz işçi çalışıyor, her gün şehirden insanlar gelip hayran hayran seyrediyor. Babam tepenin üstünde durdu, ben kasım kasım kasılırken, ellerini arkada kavuşturmuş, yüzü ekşimiş, mutsuz bir şekilde tarlaya baktı. "Bu ne yav?" dedi. "Bu toz toprağın içinde rezil olasın diye mi okudun? Kendine maaşlı bir iş bulamadın mı?"

Son zamanlarda muhafazakârlık/ilericilik/devrim vb. kavramlarını her düşündüğümde, aklıma hep babamın bu tavrı gelir. Eminim ki, 1750'lerde harıl harıl çalışıp klozeti insanların hayatına katmayı planlayan John Harrington'un başında da "başka işin yok mu senin?" diye dır dır eden bir "baba" vardı. Oysa çok değil, bundan üç beş yıl önce saygın İngiliz tıp dergisi Lancet'in oylamasına katılan hekimler, klozeti son yüzyılın devrim yaratmış, en büyük tıbbi buluşlarından birisi olarak seçtiler. Düşünsenize, MR, röntgen değil, klozet, bildiğin klozet. Tabii bunu babama söyleyemezdim, hiç bir zaman söylemedim. 

Sitelerde, gazetelerde okuduğum yazılardan, sosyal medyadaki aforizmalardan, analizlerden tanımaya çalıştığım bir muhafazakar tipoloji var. (Şimdi yalan olmasın 85'ten beri de aralarındayım) Devrimi sadece burçlara dikilen orak çekiçli kızıl bayraklar, dumanlar, kurşunlar, tulumlu kızgın suratlı proleterler falan olarak algılayan ve "devrim değil, Kürdistan istiyoruz" diye tutturan Kürt muhafazakarlarına kıyıp, "sabah akşam çişini yaptığın klozetten devrim çıkmışsa, Ortadoğu'da en az iki ülkenin paramparça olup, yeni bir ülkenin doğmasından hayda hayda devrim olmuştur" diyemiyorum. Üşeniyorum. Amedlilerin dediği gibi "edemiyorum söyleyeyim"

Peki gerçekten öyle mi? Bir devrim durumu var mı? Yine takdir edersiniz ki babama sorsaydım "ne devrimi lan?" der, fırçayı basardı. Tabii ki yanılırdı. Çünkü çoğu zaman içinde bulunduğumuz olağanüstü koşulları o an algılayamıyoruz. Buharın sanayiye girmesi ile sanayi devriminin göbeğinde kalan ama "o an"ı fark edemeyen Manchester'li tekstil işçilerinin görmediği gibi, tarihin kırıldığı noktalardan birisinde yaşadığımızı göremiyoruz. "O an" başlar ve sürerken biz hala bazen 40, bazen 100, bazen 1500 yıllık ezberlere sığınıyoruz.

Oysa Ortadoğu'da tarih, sert bir dönemeçte savruluyor, başımıza örülen çorabı sökecek ipin ucu artık elimizde. Yeni bir devrim durumu ile karşı karşıyayız. 1916 yılından beri kürtleri cendereye alıp, çok bilinmeyenli denklemlere sıkıştıran Sykes-Picot sınırları paramparça oluyor. Bir Kürt devriminin 'objektif koşulları' hiç bu kadar olgunlaşmamış, Ortadoğu hiç bu kadar alt-üst olmamıştı. Yıkmayı başaramadığımız sınırları, IŞİD'in  "enternasyonalist tugayları" yerle bir ediyor, en azından deniyor. Kanımca bu durum Kürt muhafazakarları iki yönden kıskaç altına alıyor. Birincisi devrim durumundan kaynaklı karmaşanın verdiği huzursuzluk ve düzenden uzaklaşma rahatsızlığı, ikincisi alttan alta kısa bir süre sonra hakim hale gelecek İslam'ın IŞİD yorumu ile girişilecek hesaplaşmanın sıkıntısı. Mesela Azadi İnsiyatifi'nin daha bundan bile haberi yok, geçen gün bir deklarasyon okudum, olay Ortadoğu'da değil, Hollanda-Almanya sınırında geçiyor, IŞİD ve onun selefi yorumu ise Avustralyalı aborijinler arasında moda olan bir tarikat muamelesi görüyordu. Muhtemelen gerçek durumla, IŞİD Amed'e gelip, kurumun kapısını çaldığı zaman hesaplaşacaklar. Tam bu anda, nedensiz yere gözümün önüne Takva filmindeki mümin kardeşimiz geldi.  Neyse konuyu dağıtmayalım. 

Fırsatlar kadar riskleri de barındıran bu alt-üst oluş durumunu değerlendirebilecek, yönlendirebilecek subjektif koşullarımız var mı peki? Var Allah'a şükür! Bir büyüğümüzden sözünü ödünç alıp, "Rojava devrim değilse, yeryüzünde hiç devrim olmadı" demek istiyorum. Beş yıl önce kimliği olmayan kadın Kürt savaşçının, silah tutmayan boştaki elini minnet ve şükranla sıkan Arap aşiret reisinin verdiği resim devrim değilse, devrim başka nasıl olur? Bunu gerçekleştiren, koruyan, büyüten irade "subjektif koşullar" kriterine harfiyen uyuyor kanaatindeyim. Aynı durum Başur ve Bakur parçaları için de geçerli. 

Bütün bu fırtınanın bulanıklaştırıp çalkaladığı sular durulduğunda, su yeniden berraklaştığında Kürdistan'ın her parçası için sudaki taşların yeniden dizilmiş olduğunu göreceğiz, muhtemelen durum lehimize olacak. Buradaki sorun şurada düğümlü; benim rahmetli babam ya da rahmetli John'un rahmetli babası gibi mi davranacağız? kolları mı sıvayacağız? Zira "tarihi yorumlayanların değil, tarihi değiştirenlerin" arasında olmak daha eğlenceli olabilir. Hiç bir şey olmasa insan daha sonra çoluğuna çocuğuna anlatır, biraz hava atar.

21 Kasım 2013 Perşembe

Boyunduruktan Muz Cumhuriyetine: Güney Kürdistan



Yazan : Kamal Chomani  @KamalChomani

Irak’ın Kürdistan bölgesi ile Türkiye arasındaki son enerji işbirliği bir çok kişi tarafından, Kürtlerin uzun zamandır ertelenmiş düşü olan Kürdistan Bölgesel Yönetiminin (KBY) bağımsızlığına giden yol olarak görülüyor. Bununla birlikte bütün yumurtaları Türkiye’nin sepetine koymak Türkiye’ye bağımlı bir KRG yaratmakta ya da Türkiye’nin sömürgesi olmaya başlamak, Türkiye’nin Kürdistan’a karşı geliştirebileceği pozisyon değişikliklerinde KBY’yi kırılgan hale sokmaktadır.

 Irak’ın Kürdistan bölgesi 45 milyar varillik rezervi ile devasa petrol firmaları için merkez haline geldi. KBY’nin son Türkiye ziyareti ve Barzani’nin Başbakan Erdoğan dahil Türk yetkililer ile görüşmesi milyarlarca dolar değerindeki boru hattı projesinin ortaya çıkması ile sonuçlandı. İlginç olan, bir boru hattının neredeyse bitmek üzere olması ve bir diğerinin yolda olması. Daha ilginci ise, Türkiye’nin KBY kaynaklarına ulaşarak Rusya ve İran gazına olan bağımlılığını bitirmeyi umuyor olması. Aynı zamanda Türkiye KBY’nin enerji gelirlerini Türk bankalarında tutmayı umuyor.

AKP’nin bölgenin yeni Osmanlısı olma rüyası, dinamik bir ekonomi ve Körfeze doğru emniyetli bir güzergah gerektiriyor. Ancak, KBY yedeği olabilir. Yaklaşık 1.000 Türk şirketi ve 30.000 Türk vatandaşı Kürdistan bölgesinde çalışıyor.  Gerçekte, Türkiye’nin kendi ihtiyaçlarına yetecek gaz ve petrol yok. İran ve Rusya’nın Türkiye’ye gaz sağlamalarına rağmen, Suriye krizi Türkiye-Rusya ve Türkiye-İran ilişkilerinde sorunlara yol açtı.  Buna rağmen Türkiye KBY’den daha ucuz daha fazla gaz alma imkanına sahip oluyor. Kaynaklar bu fiyatın Rusya ve İran’a ödenenin yarısı olduğunu açıklıyor.

Sırf mantar gibi fışkıran otel ve devasa alışveriş merkezlerini görmek için Erbil’e yolunuz giderseniz, Türk şirketlerinin ve işgücünün Kürt pazarını nasıl işgal ettiğini görebilirsiniz.

Eğer Türkiye, Kuzey Kürdistan’daki Kürt topraklarının sömürgecisi ise, Güney Kürdistan’ın da yeni sömürgecisi olmaya çabalamaktadır. Türkiye KBY üzerindeki kültürel, politik ve ekonomik etkisi arttırmıştır. Kültürel alanda, Fethullah Gülen okulları ve üniversiteleri KBY’nin yardımı ile açılmaktadır. Ekonomik alanda, bölge ve dünyadaki hiç bir ülke Türkiye’nin buradaki varlığı ile rekabet edemez. Politik olarak Türkiye’nin entrikalarına karşı pozisyon üretecek adımları atamayacak kadar kaotik durumdadır. Bu ikili arasındaki dengesiz ilişki Kürdistan Bölgesindeki bir çok kişiye Osmanlı Sultanlarının dönüşünü hatırlatmakta ve korkutmaktadır.

Boru hatları KBY’nin istikrarlı ve gelişen bir ekonomiye ulaşmasını garantilemekte önem taşımaktadır. An itibarı ile KBY’nin 100 milyar doları aşan Irak bütçesindeki payı % 17’dir.

KBY’nin ekonomik ve diğer alanlardaki tekelci oligarşik, aşırı yozlaşmış ve kayırmacı tutumu olmasaydı, bölge daha gelişmiş, demokrasi ve ifade özgürlüğü daha başarılı olacaktı, toplum boru hattı projeleri dahil olmak üzere KBY’nin projelerine daha iyimser bakacaktı.

KBY’nin gaz ve petrol ile ilgili 2013 planları, özellikle uluslararası pazara Türkiye üzerinden iletilecek günlük 250.000 varillik proje imzalanması merkezi Irak hükümetini de endişelendiriyor.

Petrol şirketleri merkezi Irak hükümeti ile yaptıkları teknik hizmet anlaşmalarına kıyasla, KBY ile yaptıkları ortak üretim anlaşmalarından o kadar çok kazanıyorlar ki, Exxon Mobil merkezi hükümetin kendisini Güneydeki petrol sahalarından atma tehdidinden endişe bile etmedi.

Erbil-Bağdat arasındaki yaklaşım farkları çözümsüz durumda. ABD bu konuda KBY’yi desteklemedi. ABD ayrıca KBY-Türkiye enerji işbirliğinden çok endişeli ve KBY’yi petrol politikaları ile ilgili destekleme ya da karşısında durma ikilemi ile karşı karşıya. Her iki durumda da KBY, Türkiye ile daha güçlü bağlar kurmayı planlıyor.

Erbil – Bağdat arasındaki tansiyondan hoşnut olmayan ABD, Irak’ın parçalanmamasından yana tavır almış durumdadır. Bağdat4ı kamuoyu önünde açıkça destekleyerek, ABD’nin ülkenin tüm parçalarındaki petrol kaynaklarına ulaşımını garantilemek istemektedir.

Bu durum KBY’nin ExxonMobil ve Chevron ile imzaladığı anlaşmaların kendisini Irak merkezi hükümeti ve çevre ülkelerden gelecek tehditlere karşı koruyacağı ve bu şirketlerin Kürdistan’ın çıkarları için lobi yapacağı düşüncesinin yanlışlığını açık bir şekilde gösteriyor.

Bu iki dev şirketin varlığının, iki ABD tugayının KBY’de bulunmasına eşdeğer görülmesine ragmen ABD, petrol çıkarları tehdit altında olduğunda bir şekilde koruma sağlayacaktır. Aynı şekilde ABD ve Türkiye yakın ilişkilere sahip olsa da ABD, Irak’tan yeşil ışık görmeden Türkiye-KBY ticari ilişkilerine karşı bir pozisyon almaya devam edecektir.

Petrol ve gaz KBY’nin bölgesel bir oyuncu olarak görülmesine olanak sağladı. KBY-Türkiye hattı 2013 sonunda tamamlandığında, Kürdistan petrol uluslararası limanlara ulaşabilecektir.

KBY-Türkiye ilişkileri zirvede olmasına rağmen gerçekte ilişki daha çok Mesut Barzani liderliğindeki KDP ile Türkiye arasındadır. Mesut Barzani ve delegasyonunun son Diyarbakır ziyareti (insanların kızgınlıkları ve diğer partilerin endişelerini unutmadan) bu ilişkinin nasıl formüle edildiğini göz önüne sermektedir.

Türkiye’nin yaklaşık 1000 firması (diğer bütün ülkelerden fazla), KBY’de faaliyet göstermektedir. 10 milyar dolarlık Türk yatırımı ve ticareti KBY’yi Türkiye’nin yeni sömürgesi haline getirmektedir. Türkiye’nin KBY’de ki pazara daha çok ihtiyacı olmasına rağmen, KBY giderek bağımlı bir muz cumhuriyeti haline gelmiştir. Türkiye ile KBY arasındaki ticaretin2013 yılı içinde şaşırtıcı bir şekilde 15 Milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor.  Bu durum Türkiye’nin gayri safi milli hasılası için Almanya, İngiltere ve Fransa ile yaptığı ticaretten çok daha karlıdır.

Boru hattı hem Türkiye-Irak hem de Erbil-Bağdat arasındaki ilişkilerde gerilim yaratmıştır.  Bununla birlikte Ankara-Bağdat arasındaki son gelişmeler (Davutoğlu’nun ziyareti ve Maliki’yi resmi olarak davet etmesi dahil) KBY liderliğinde Türkiye’nin Bağdat’ta daha fazlasını bulması halinde, kendilerini ortada bırakabileceği ile ilgili alarm zilleri çaldırmaya hizmet etmeli. Bu kırılganlığın çok önemli ve tek nedeni var: KBY’nin şu anda uluslararası pazara, özellikle denize ulaşmak için Türkiye’den başka opsiyonu bulunmuyor.

KBY’nin en büyük önceliği gaz ve petrol için başka güzergahlar bulmak olmalıdır. Şu ana kadar sadece, kendi Kürt sorunu olan ve binlerce Kürdü katletmiş bir ülke olan Türkiye ile bölgesel enerji ilişkileri kurmuştur. Verili durumda KBY ve Türkiye arasındaki ilişki daha çok iki siyasi parti, yani AKP ve KDP arasındaki ilişkidir. İki ülkeden birinde siyasi durumun değişmesi bu ilişkiyi tehlikeye düşecektir.

Muhalefetteki CHP ve MHP tekrar iki büyük parti olamazsa bile İstanbul’daki kamuoyu yoklamalarının gösterdiği gibi özellikle Gezi protestolarından sonra AKP’de bir düşüş var. Dahası Türkiye’de Kürtlerin mücadelesi ilerliyor ve belli ki Türkiye-KDP ilişkilerinin kendi aleyhine inşa edildiğini düşünen PKK, KDP’nin geliştirdiği Türkiye-KBY ilişkisinden hoşnut değil.

KBY uluslararası limanlara ulaşmak için başka bir yol bulmalıdır. Eğer Barzani ve KDP daha akıllıca davransaydı, PYD ile ilişkileri normalleştirseydi, Ürdün üzerinden ihracat pazarına ulaşmak için Rojava seçeneğini kullanabilirdi.

Maalesef KBY liderliği Kürtler arasında ilişki ve bağları güçlendirmek yerine, Rojava’ya karşı geliştirilebilecek tüm kirli oyunları hayata geçirdi.  Rojava Esad sonrası Suriye politikasında ve haritasında en büyük oyuncu haline geldi. Yaarubiye sınır kapısının El Kaide kuklalarından kurtarılması uluslararası ve bölgesel güçlerin PYD’yi daha ciddiye almalarına neden oldu. Artık PYD göz ardı edilemez. Esad sonrası Suriye devasa ekonomik bağlantılara ihtiyaç duyacak. Eğer Erbil Rojava’ya karşı komplolarına son verirse, Rojava Şam ve Erbil’i yakınlaştırabilir.

Bir diğer güzergah ise İsrail’in Uluslararası Hayfa Limanı’dır. Bu bazı uzmanlar tarafından tartışılsa bile KBY’nin İsrail ile kurulabilecek ilişkilere şüpheli yaklaşan kamuoyu problemini çözmesi gerekecek.

KBY Irak’ın bileşenlerinden birisi ancak, Irak’ın Kürdistan, Sünnistan ve Şiistan olarak üçe bölünmesi ile bağımsızlığını kazanması daha kolay olacaktır. Bu aynı zamanda sekter şiddetin gün gün arttığı Irak’ta ki kan banyosunun sona ermesinin tek yoludur. Geçen ay ölen sivil insan sayısı 5.000’I bulmuştur. Eğer bölünme gerçekleşirse, Kürtler hem sünniler hem de şiiler ile iyi ilişkiler kurar hem de Şia devleti aracılığı ile denize ulaşabilir.
Sonuçta KBY uluslararası pazara ulaşacak başka bir güzergah bulamazsa, Irak’tan kazandığı bağımsızlık, Türkiye’ye bağımlılığa dönüşecektir. KBY, Türkiye’de ki Kürt sorunu çözülmeden, Türkiye’nin hiç bir Kürdün dostu olamayacağını akılda tutması gerekir. Eğer Türkiye KBY’den büyüleniyorsa bunun iki nedeni vardır: KBY kaynaklarına ulaşmak ve KDP-PKK arasındaki çatışmaları körüklemek.



South Kurdistan: From Oppression to Banana Republic


By Kamal Chomani:
Twitter: @KamalChomani

The recent developments in energy cooperation between the Kurdistan Region of Iraq and Turkey are seen by many as a route to Kurdistan Regional Government (KRG) Independence, a long-deferred dream of Kurds. However, putting all the eggs into Turkey’s basket ultimately creates KRG Dependence on Turkey or, as many put it, an incipient-colony of Turkey that makes the KRG very vulnerable to any shifts in Turkey’s position towards Kurdistan.

With reserves of about 45 billion barrels of oil, the Kurdistan Region of Iraq has become a hub for giant oil companies. The KRG’s recent visit to Turkey and Barzani’s meetings with Turkish officials, including with Premier Erdogan, concluded with the revelation of oil pipeline projects worth billions of dollars. Interestingly, one oil pipeline is already almost finished and another is on the way. More interestingly, Turkey hopes that, by gaining access to KRG gas, it can end its current dependence on Russian and Iranian gas. It is believed that Turkey will retain the KRG energy revenues in Turkish banks.

The Turkish Justice and Development Party’s (AKP) dream to be incipient-Ottomans of the region require a more vigorous economy and a secure route to the Gulf. But the KRG can be its subsidiary. Around 1,000 Turkish companies and 30,000 Turkish citizens are working in the Kurdistan Region. The reality is that Turkey does not possess enough gas and oil to meet her requirements. Although Iran and Russia have provided gas to Turkey, the Syrian crisis has caused deterioration in Turkey-Russia and Turkey-Iran relations. But now Turkey seems to have won access to more gas at a much lower cost – from the KRG. As sources have revealed, Turkey can get KRG gas at half the price of gas from Russia and Iran.

If you a pay a visit to Erbil, especially to see the mushrooming hotels and colossal malls, you will realize how Turkish companies and personnel have occupied the Kurdish market.

If Turkey is the colonizer of Kurdish land in Northern Kurdistan, she is endeavoring to be the neo-colonizer of Southern Kurdistan. Turkey has expanded its cultural, political and economic impact over the KRG. Culturally, Fethullah Gülen schools and universities have been opening with KRG help. Economically, none of the regional and international countries can compete with the Turkish presence here. Politically, the KRG has been very cautious not to take any positions that may be against Turkey’s intrigues. The unbalanced relationship between the two has caused many in the Kurdistan Region to fear a return of the Ottoman Sultans.

The oil pipelines are significant in cementing the KRG’s route to a stable and developing economy. At the present time, KRG’s quota of Iraq’s $100 billion-plus budget is 17%. Were it not for the KRG’s extraordinary corruption, nepotism, oligarchy and monopolization of the market and all other fields of society, the region would have become much more developed, democracy and freedom of speech would be thriving and the people would be optimistic about the KRG’s policies, including its oil pipelines policies.

The KRG’s 2013 plans for oil and gas made the Iraq central government more concerned, especially when the KRG signed an oil pipeline project with Turkey to transfer 200.000 bpd (barrels per day) to the international markets.

The oil companies earn considerably more from the KRG’s production sharing contracts than from Iraq’s technical service-contracts and that is why ExxonMobil didn’t worry about the threat from Baghdad’s government to exclude the company from its Southern oil fields.

The Erbil-Baghdad differences remain unresolved and the US has not backed the KRG in this dispute. The US has also been concerned about the developing KRG-Turkey energy cooperation. The US now is in a dilemma as to whether to back or oppose the KRG’s oil policies. Either way, the KRG will continue to seek stronger ties with Turkey.

The US has taken the position that Iraq should not be fragmented, fearful of the tensions between Erbil and Baghdad. It has favored Baghdad in public and so maintained US access to the oil in all parts of the country.  
This clearly shows that the KRG was wrong in thinking that, if ExxonMobil and Chevron enter the Kurdistan’s oil fields, they will effectively lobby for Kurdistan’s interests and protect it from threats from other regional countries and Iraq’s central government. However, the presence of these two giants is probably equivalent to having two US brigades in KRG territory: the US would provide some sort of protection if its oil interests were threatened. Nevertheless, even though Turkey and the US have had very close ties, the US has still taken a position against Turkey for dealing with the KRG without getting Baghdad’s green light.

Oil and gas have made the KRG appear to be a regional energy player. With the completion of KRG-Turkey pipelines at the end of 2013, Kurdistan’s oil can reach international ports.

Turkey-KRG relations are at a peak although they are in reality more between the Kurdistan Democratic Party (KDP) led by Masoud Barzani and Turkey. The recent Diyarbekir visit of Masoud Barzani and his delegates – and people’s anger and other parties’ concerns at this visit – reveal how these relations have been formulated.
Turkey has about 1000 companies operating in the KRG – more than any other country. The $10 billion Turkish investment and trade has made the KRG an incipient colony of Turkey. The KRG has become a dependent banana republic, even though Turkey is additionally dependent on the KRG market. It is estimated that business between Turkey and the KRG will total a staggering $15 billion in 2013. This is a far more lucrative business for the Turkish Gross Domestic Product (GDP) than that with Germany, the UK or France.

The KRG-Turkey pipeline has created tensions in relations between Turkey and Iraq, as well as between the KRG and Baghdad. However, recent developments between Ankara and Baghdad – including the visit of Turkey’s FM Davutoglou and his official invitation to Iraq’s premier, Al-Maliki – should serve to warn the KRG leadership that – if Ankara can be sure of achieving more from its intrigues with Baghdad than with Erbil – then Turkey may sell out the KRG. There is one very crucial reason for this vulnerability: The KRG currently has no other option than Turkey for reaching the international markets and, especially, the sea.

It is paramount for the KRG to find other routes for its oil and gas. So far, it has only developed regional energy ties with Turkey, a country that has her own Kurdish issue and has massacred thousands of Kurds. In the current situation, the relations between the KRG and Turkey are more or less relations between two political parties, the AKP and KDP. If the political situation changes in either country, the relationship would be imperiled.
Even though the opposition CHP and MHP may not again become major parties in Turkey, there is still a decline in the AKP’s clout, especially following the Gezi protests, as shown by the recent polls in Istanbul. Furthermore the struggle of the Kurdish people in Turkey is advancing and it is obvious that the differences between the PKK (Kurdistan Workers Party) and the KDP will not be assist the KDP’s role in developing Turkey-KRG relations because the PKK believes that these relations are being built at its expense.

The KRG should find another way to reach the international ports. It could reach the international market if Barzani and the KDP were smarter and they had normalized relations with the PYD (Democratic Union Party) and could use Rojava to export via Jordan.

Alas, the KRG leadership has instead implemented all the sorts of dirty politics against Rojava – Kurdistan of Syria – instead of building stronger relations and bonds between Kurds.

Rojava has become a major player in Syrian politics and it will shape the post-Assad map of the country. The liberation of the Yaaroubiya border-point from the Al-Qaeda proxies has made the regional and international forces take the PYD seriously. They cannot ignore the PYD anymore. The post-Assad Syria will be hugely in need of economic ties. Rojava can bring Damascus and Erbil closer – only, of course, if Erbil ceases its conspiracies against Rojava.

Another route is to reach Israel’s Haifa International Port. This has also been discussed by some experts although the KRG would need to overcome public suspicions of any deals with Israel.

The KRG is a component of Iraq but it would be easiest to get independence through the division of the country into three states: Kurdistan, Sunnistan and Shiitestan. Indeed this is the only way to stop the bloodshed in Iraq, where sectarian violence is increasing day after day. Last month, the death toll exceeded 5,000 civilians. If this division occurred, Kurds could be friends of both Sunnis and Shiites and could also gain access to the sea via a Shia state.

All in all, if the KRG does not find other routes to reach international markets, its independence from Iraq will turn into dependence on Turkey. The KRG should bear in mind that, while the Kurdish issue in Turkey is unsolved; Turkey will never be an ally of Kurds in the region. If Turkey has become fascinated with the KRG this is only for two reasons: to gain access to the KRG’s resources and markets and to exploit the conflicts between the KDP and PKK.